Lily Koh, minicik bedeniyle büyüleyen o Taylandlı folloş, masumiyetiyle aldatıcıydı ama içine gizlediği açlık korkunçtu. Avrupa’nın kocaman beyaz teke’sine bakmaksızın yaşıyormuş gibi yapamazdı; gözlerindeki o tek delikli yılan hazzını her an emmek isterdi. O gece yanında oturan adamı avlamaya karar verdi; sımsıkı tutulan göğüslerini hafifçe sallayarak yana yakıla gülümsedi. Dudakları kıpkırmızı ve ıslaktı, adeta “gel, sür beni” diye bağırıyordu.
Adamın sertleşen yarakını önce dudakları arasına aldı, dilini amcığının dibinde gezdirdi. Minik elleriyle zirveye yaklaşan kemiği sıktı, hafifçe ısırdı, adamın ciğerlerine kadar inleten nefes alışlarını duyuyordu. Her folloş hareketiyle adam koyveriyor, daha fazla dayanmadan sapıtıyordu. Lily’nin küçük boyu onu yanıltmasın; amcığını emerken adama acımıyor, tam tersine onu çıldırtıyordu. Yumuşacık saksonun üzerinde yan yatınca adam hemen üstüne dayandı.
Beyaz deri ceketin üzerinden bile hissedilen büyük çubuğuyla tepesine bindiğinde nefesleri kesilmek üzereydi. Göğüslerinin doğal güzelliği adamın tuttuğu elin altında dalgalanıyor, sıktıkça kızarıyor, sapsarı yanaklarına vuruyordu. Lily gözlerini kapatıp arkasını geriye atarken adam kopuk kopuk ama derin girişlerle içini doldurmaya başladı. Kafası geride rüzgar gibi savruluyor, yalancı masumiyetinin arasından çıkan vahşi sesi odada yankılanıyordu: “Daha hızlı kökle! Amımı parçala!” diye bağırıyordu.
İki beden hızla birleşip ayrılırken her tokatta amcığına inen sarsıntı ruhunu yakıyordu. Sürüşü frenlemeden gitgide hızlandı; sertleşen yılan beyaz teninin içinde delirttiği gibi pik yaptı ve derin bir homurtuyla amına boşaldı. Lily titreyerek yere yattığında yüzündeki tatmin ve yorgunluk karışımı ifade onun ne denli kirli bir fahişe olduğunu ortaya koyuyordu; ama bunu seviyor gibiydi çünkü devasa beyaz çubuk dallanıp budaklanırken o sessizce ‘daha fazlasını’ dileniyordu.
